Adına Kürt açılımı, Kürt sorunu veya demokratik açılım diyelim. Ne diyeceksek diyelim bir takım konular serildi yere.
Ne olduğu belirsiz bu açılım paketi ile kamuoyu oyalanmakta veya nabız ölçülmekte ve halkın kafası katıştırılmaktadır. Bu bilinmeyenin olgunlaştırılması için sözü edilen açılımın yapılması adına bir yerler talimatlandırıldı. Toplumun çeşitli kesimleri ile görüşmeler yapıldı. Kaç arpa boyu yol gidildiğini, olayı çözme noktasında hangi aşamalara ulaşıldığını, açıklayıcı bilgileri toplumun her kesimi Sayın İçişleri Bakanı’ndan sabırsızlıkla beklerken, görünen halen açılımın en başlangıcında olunduğu ve herhangi bir ilerlemenin kaydedilmediği.
Muhalefetin sağ kanadı hükümeti vatan hainliği ile suçlarken, sol kanat ise üniter yapının bozulacağını ve resmi dilin ortadan kalkarak Türk kavramının dejenere olacağını savunuyor.
Ben bu açılımın açılamayacağını savunanlardanım. Bu rüzgarın tamamen ülkede bir tansiyon ölçmekten ibaret olduğunu ve bu konuda söz sahibi olanların ölçülen tansiyon sonucuna göre reçete yazacaklarına inanıyorum. Zaten toplumun her kesiminden farklı bir sesin çıktığı bir ortamda açılmanın mümkün olmayacağı kesindir. Bu açılım toplumun her kesiminin desteği ile ve her kesiminin içine sinmesi ile olması gereken bir oluşumun sonucunda olur.
Muhalefetin ihanetle, vatan hainliği ile suçlanması, Türk kavramının dejenere olması, muhatabın İmralı olduğunu göstermesi, Kürt vatandaşlarının bir çoğunun DTP’nin kendilerinin temsilcisi imiş gösterilmesine tepki göstermesi ile Necmettin Erbakan’ın ‘hükümetin yaptığı girişimlerin dış güçlerin isteği ile oluyor ve gavura hizmet ediliyor’ sözleri ile herkesin bir yana çektiği açılım mümkün değil. Herkesin bir yana çektiği bir şey açılır mı? varın siz söyleyin.
Bu açılım toplumun tüm kesimlerinin el birliği ile mümkün olur. Bugün ki gibi kavga ile gürültü ile olmaz. Ama ben inanıyorum ki bu tansiyonun ölçümlerine göre yazılacak olan reçete açılımın anahtarı olacaktır. Er ya da geç bu açılım olacaktır. Bir gün geç ya da erken…
Aslında ben çok şanlı bir tarihe sahip bu ülkede böyle bir ayrımcılığın oluşmasının sebeplerinden şikayet edilmesini isterim ama olanla ölene çare olmuyor… Türkü, Kürdü, Laz’ı, Çerkez’i ve Zaza’sı ile omuz omuza mücadele vererek muhteşem bir mozaikle Türkiye Cumhuriyetini kuran Ulu Önder’in ardından bizim idarecilerimiz mektupla, genelge ile devrim yapmaya kalkınca bu günde açılmak zorunda kalıyorlar…
1924 yılının ilkbaharıydı. Erzurum ve Pasinler'de depremde birçok köyün evleri yıkılmıştı. Zarar gören halkla görüşmek için Pasinler'e gelen Atatürk, halkın içinden ihtiyar bir köylüyü çağırdı:
- Depremden çok zarar gördün mü, baba? diye sordu. Atatürk ihtiyarın şüphesini görünce, tekrar sordu:
- Hükümet sana kaç lira verse, zararını karşılayabilirsin? İhtiyar, Kürt şivesiyle:
- Valle Padişah bilir! Dedi.
Atatürk gülümsedi. Yumuşak bir sesle:
- Baba, Padişah yok; onları siz kaldırmadınız mı? Söyle bakalım zararın ne?
İhtiyar tekrar etti:
- Padişah bilir!...
Bu cevap karşısında kaşları çatılan Atatürk, Kaymakam'a döndü:
- Siz daha devrimi yaymamışsınız! Dedi
Bu sırada görevini başarmış insanlara özgü bir ağırbaşlılıkla ortaya atılan tahrirat katibi:
- Köylere genelge yolladık Paşam, dedi. Atatürk'ün fırtınalı yüzü, daha çok karıştı:
- Oğlum, dedi, genelgeyle devrim olamaz!..."